PARFÜM

20/6/2007 ·

suyun kokusu yoktur

tenin kokusuna bulanır

kokusu olmayan adam

varlığı olmayandır

varolmak için işledi bütün o cinayetleri

ve o bir melek değildi

yedirdi sokak üstadlarına kendini

.

koku filmi muhakkak izlenmeli...işte filmin baş kahramanı Jean Baptist Grenau bana bu satırları yazdırdı...

.

.

Yorum (yok) Yorum yaz!

YALNIZLIK

9/6/2007 ·

 

YALNIZLIK

 

bir şiirde okumuştum galiba her yalnızlığın bir atlası vardır diyordu... o bir mekandır. uzay ve zamanda tanım bildirimi bir mekan. hiçliğin mekansallaştırılmış halidir. oysa yalnızlığı kimse görmemiştir. o nedenle çözemez aslında varlığını üretir ve problematik haline dönüştürür. öyle ya zihin sadece gördüğünü işler. görmediğini bilmez bile. bilmediğinin bir atlası var. ne tuhaf. neden? yalnızlık büyüklerin oyunudur. herkes yalnız kalamaz. modern yalnızlığa yalnızlık denmez. o yalnızlık değil yabancılaşmayla gelen terkedilmişliktir. yalnızlık tanrının rakibidir. kendisidir değil rakibi. tanrı yalnızlığı sevseydi yaratıcı olamazdı. tanrıların oyunu değildir yalnızlık. tanrı olmak istemeyenlerin özgürlük anlayışıdır. şu laftan hiç hoşlanmam "kalabalıklar içinde yalnızım". hayır kalabalıklar içinde yalnızlık olmaz unutulmuşluk farkedilmezlik olur. yalnızlık daha başka birşeydir. yalnızlık unutulmak değildir. ihmal edilmek terkedilmek hiç değil. o bir özgürleşme biçimidir. herkes yalnız olamaz. liseli çocukların kitap okumazların toplumu tartışamayanların soru soramayanların sorgulamayanların işi değildir yalnızlık . herkes yalnız olamaz. o bir egemenlik kurma biçimidir. hannah arent'in çok güzel bi tanımı vardır özgürler için. şöyle der: hiç bir zaman egemen olunamaz. çünkü egemenliğin doğasında emir almadan emir vermek vardır. ve bunu yeryüzünde kimse başaramaz. işte bu: büyük laf ve etkileyici. egemenlik hayal edilen ama asla olunamayan birşeydir. yalnızlık hep yaşanıldığı söylenilen ama yaşam alanında özel alanda asla üretilemeyen bir şeydir. yalnızlık can sıkıntısı değildir. her hissedildiğinde esrar içilen cigara ve şarap içilen bişi değildir. yani o varken bir hiçliğin hüküm sürdüğünün resmi görülemez. o herşeydir. yalnızlık bir mizaç da değildir. yalnızlık doğuştan getirilmez çünkü. kısacası yalnızlık ne olduğu tam olarak bilinemeyen ama ne olmadığı bilinen ya da bilinmesi gereken bir duruş biçimidir...yüzyıllık yalnızlık(marquez) "soyun ilk atasının ağaca bağlandığı ve sonuncusunu karıncaların yediği" bir yitme biçimidir...

09.06.2007-SEVGİ YILDIRIM-23:45


Yorum (2) Yorum yaz!

"TOPLUMU YENİDEN KURMAK"

9/6/2007 ·

“TOPLUMU YENİDEN KURMAK”

 

Bütün sosyologlar neredeyse hepsi yazılarında toplum bir bütündür diyerek başlar ve bitirirler. Nedir bizi bu karmaşık yapıyı bir bütün olarak düşündürten. Bana göre bu bütünlük fikri toplum dediğimizin en büyük özelliklerinden biri olan belirli bir coğrafya üzerinde sabitlenmiş olmasıdır. Yani toplum tanımı bu kritere göre yapılır. Coğrafi olarak sınırları belirlenmiştir. Dolayısıyla toplum belirlenmiş bir sınır içerisinde sonsuzluğa akan bir oluşum gibi düşünülür. Yani önce empirik sonra aposteriori düşüncesine yatkınlık vardır değerlendirmelerde.

         Toplum kendiliğindenlik oluşumu ve bilinç unsuru bir kalabalıklar toplamıdır denilebilir. Ama öyle geliyor ki tamamiyle belirlenmiş bir yapısı var. Yani sadece insanların oluşturduğu bir yapıdan bahsederken kastedilen kendiliğindenlik bile bilincin çizdiği rotada oluşan bir durumdur. Tek tek bireylerin kontrolünde olmayan ama ortak aklın kontrol ettiği bir kendiliğindenlik. Toplum genel olarak felsefik anlamda iyinin ve kötünün savaşının yaşandığı bir arena olarak tasvir edilir. Oysa gerçekliğine bakıldığında iyinin ve kötünün değil haklının ve haksızın çatıştığı bir zemin olduğu fark edilir. Modern kafalar toplumu ezen ezilen ilişkisinin antropolojik tahlilini yaparak meşruluğunu vurgular ve perspektif geliştirirler. Yani onlara göre insan doğal durumdayken uygarlık henüz icat edilmemişken insan kendini hayvanlarla kurduğu ilişkide belirlemiştir. Modernlere göre doğada büyük balık küçük balığı yutmakta ve insan ne kadar da bilinçli bir varlık olsa da bu yönünü değiştiremez. Ve bu onun uygarlığının temelidir. Olması gereken budur. İnsanın gerçekliği budur şeklinde bir bakış açısı geliştirmişlerdir. Oysa ekolojist anarşizmin mimarı Morrey Bookchin bu tezi kendi problematiğini açıkladığı Toplumu Yeniden Kurmak adlı eserinde eleştirmiş ve farklı bir bakış açısı geliştirmiştir. Ona göre tahakküm kavramı insana özgüdür. İnsan bilincinin üretimidir. Dolayısıyla bu kavram sadece insan yaşamında varolup uygulanabilecek anlamlandırılabilecek bir kavramdır. Hayvanların yaşamları insan yaşamının bağlamında değerlendirilemez. Yani insan demek düşünen demektir. Düşünmeyen bir canlı tahakküm kuramaz. Tahakküm bilincin kavramıdır ve bilincin bağlamını kapsamını ifade eder. Oysa hayvan davranışlarını insan bilinci bağlamı içerisinde değerlendirmek büyük bir yanılgıdır. Büyük balığın küçük balığı yemesi bir tür tahakküm değil hayvanın içgüdüleriyle gerçekleştirdiği bir davranıştır. Tahakküm insan eliyle üretilmiştir. Yani büyük balık küçük balığı yemek için masa başında plan proje yapmaz. Yıllar öncesinden her şeyi düşünerek ince ince planlamaz. Oysa tahakküm bir plandır. Hem de en ince ayrıntısına kadar projelendirilen bir bilinç ürünüdür. Dolayısıyla Bookchin modern paradigmanın toplumu açıklamada kullandığı bakış açısını bu yaklaşımını can evinden vurmuş ve zihin açmıştır.

Sevgi Yıdırım

Yorum (2) Yorum yaz!

CUMHURİYETİN BAŞLANGIÇ YILLARINDA EKONOMİ VE SİYASET

3/6/2007 ·

CUMHURİYETİN BAŞLANGIÇ YILLARINDA EKONOMİ VE SİYASET

 

GEÇİŞ SÜRECİNE GENEL BİR BAKIŞ

 

            Türkiye Cumhuriyetinin ilk yıllarındaki ekonomik ve siyasi durumun değerlendirilmesini yapmadan önce Osmanlı’nın son dönemi hakkındaki bilgilere göz atmak değerlendirmemizde önemli bir yere sahiptir. Çünkü Cumhuriyetin, Osmanlı’nın açmazları ve bunalımları (siyasi, ekonomik, askeri) üzerinden yükseldiği ortada olan ve değerlendirilmesi gereken bir gerçekliktir. Bu tür bir değerlendirme, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki siyasi ve ekonomik değişimlerin bir çok yönüyle kavranmasını sağlayacaktır. Öyle ki cumhuriyetle birlikte rejim değişmiş olsa bile zihniyet Osmanlı’nın bir uzantısı olarak varlık göstermiştir.

             Osmanlı’nın son dönemi Batıda gerçekleşen teknolojik, ekonomik ve siyasi değişimlerin, Osmanlı’nın kendini yeterince yenileyememe artık eskisi gibi dinamik ve güç gösterememe durumunu gözler önüne sermiştir. Öyle ki bu gelişmelerin karşısında yenilenememe ve güçsüzlüğünün farkına varan Osmanlı toplumsal karışıklıkların yanında meşruiyet dayanaklarını da yitirmeye başlamıştır. Yaşanan siyasi problemlerin sonucunda 1908’de Meşrutiyet ilan edilerek 1909 yılında Abdülhamit’in tahttan indirilmesi almıştır. Bir yandan batılı devletler ve şirketler Osmanlı pazarlarını nasıl ele geçireceklerinin  projelerinin yaparken İttihat ve Terakki’de, Meclisi ele geçirmiştir. Ayrıca İtalya ve Balkanlardaki savaşlar ve sonucu olarak yaşanan iç göçler ülkeyi ekonomik anlamda daha da zayıf düşürmeye başlamıştır. 1913 yılında İttihat ve Terakki saraya baskın yaparak hükümeti ele geçirirken, birinci dünya savaşında Almanya’nın yanında yer alarak yenilen Osmanlı, 1918 Mondros Mütarekesiyle arazileri paylaşılarak tükenmişliği ilan edilmiştir.

            Osmanlı’nın son dönemiyle beraber alınan büyük darbeler sonucunda devlet, halk ve ülke büyük bir krizin içine girmiş ve bu krizden çıkış yollarına dair alternatif oluşturulabilecek düşünceler bir bir gözden geçirilmeye başlamıştır. Fikir üretme unsuru olarak görülen ve toplumda bu anlamda bir işleve sahip bir entelijensiya, prestij, statü ve onun da ötesinde Osmanlı’dan devraldığı zihniyetiyle yenilenme , yeniden ayağa kalkma, canlanma arzusunu siyasi düzlemde gerçekleştirdiğini iddia etmek yanılsamalarla dolu bir iddia olur. Çünkü onların, eklemlenmek istenilen dünyanın değerlerini kavrayıp pratiğe dönüştürecek zihinsel bir arka plana sahip olmadıkları güçlü bir savunudur. Öyle ki Batılılaşma bir taklit olmanın ötesine geçememiştir.

I.                                                                               Dünya savaşından geriye yoksulluk, yıkılmış evler, işlevini yitiren ulaşım ve hareket alanı daralmış insanlar kalmıştır. Bu belirsizlik ve yıkım ortasında yeniden ekonomik canlanmayı sağlayacağı düşünülen sermaye sahibi gruplar ise beklentileri karşılamamıştır. Bu sonucun oluşmasını sağlayan en önemli unsurlar geleneksel olarak ticaretin ahlaki bulunmaması ve sermaye sahiplerinin üretimden elde ettikleri kazançları sadece ailelerini düşünerek, ailelerini kanalize etmeleri şeklinde değerlendirilebilir. Kısa yoldan zengin olma, vurgunculuk, ekonomik hayatla bütünleşme ve sorunların çözümü ile ilgili yeterli ortak girişimlerde bulunmama ve deyim yerindeyse günü kurtarma telaşı içinde olarak sayılabilir. Güçlü olmamakla birlikte ticaret hayatı varolan sermayeyi kendine çekerken, tarımsal üretimin tamamıyla gözardı edildiği görülmüştür. Bilindiği gibi kalkınma yatırıma, yatırım ise öncelikle tasarrufa bağlıdır. Oysa enflasyonun o dönemdeki büyük artışı tasarrufun istenilen düzeyde oluşmasının önünde en büyük engel olmuştur. Ayrıca ülkede üretimin yediği büyük darbe en basitinden un, şeker ve elbise gibi temel ihtiyaç maddelerinin dışardan ithal edilmesine yol açmıştır. Bu dönemde anlaşılacağı üzere ekonomik hayat üretime dayanmayan ve dışardan ithal edilen malların alınıp satıldığı Pazar şartlarının etkisi ile şekillenmektedir. Osmanlı’da din ve etnik kimliklerden oluşan birlik yerini ticaretin çıkarlarına ve güçlenen “ulus projelerine” bırakmıştır. Öyle ki pazarlarda etkin rol oynayan güçler, Yahudiler, Ermeniler ve Yunanlılar olmuştur. Böylelikle sömürge siyasetinin nesnesine dönüşen Türkler, memur ve köylü olarak varlık göstermek kalmıştır.

Yaşanan tüm olumsuz şartlardan çıkış yolu arayan bir kısım unsurlar (aydınlar, siyasiler vs) Batının yeni değerlerinden bağımsız olmayan projeler üretmek için çaba sarfetmişlerdir. Özellikle İttihat ve Terakki Partisi devlet desteğiyle Türk asıllı bir özel sektör oluşturma çabası içerisine girmişlerdir. Bu projenin adı iktisadi Türkçülüktür. Bu sayede 92 şirket kurulmuş (40 kadarı sanai ve ticaretle uğraşmıştır) ve şirketlerin sermayesi 16.5 TL’ye ulaşmıştır. Osmanlı kendi doğal akışı içerisinde Pazar şartlarında bir burjuva sınıfı oluşturmamıştır. Çünkü Osmanlı devleti her zaman mülkün tek sahibi olma iddiasını sürdürmüş ve oluşabilme potansiyeli olan bir burjuva sınıfına imkan vermemiştir. İttihat ve Terakki’nin bu Türk burjuvazisini oluşturma çabası hedeflenen sonuçlara da anlaşılabileceği gibi ulaşamamıştır. Çünkü Osmanlı’da insanlar yüzyıllar boyunca üreticiden çok tüketici olmuşlardır. Dolayısıyla üretim ve dağıtımla ilgili gerekli ilkeler ekonomik hayatlarında doğallığında yer almamıştır.Bu yüzden birden bire dayatılan kapitalist Pazar ekonomisini anlayamamışlardır.

Oluşturulmaya çalışılan Türk burjuvazisi, Batı burjuvazisinden oldukça farklı niteliklere sahiptir. Batıda burjuva sınıfı tüccarlar ve sanayicilerden oluşurken, Osmanlı’dan Cumhuriyete geçiş sürecinde oluşturulan Türk burjuvazisi Osmanlı geleneklerinin sürdürücüsü olan memurlardır. Dolayısıyla bu memurlar modernleşmenin temel dinamiği olamamışlardır. Modernleşmenin ana fonksiyonu olarak burjuva değil devlet kabul edilmektedir.

 

CUMHURİYETİN BAŞLANGIÇ YILLARINDA EKONOMİK ZİHNİYET

 

Osmanlı’dan Cumhuriyete rejim değişikliğiyle beraber bürokrasi ve aydınların ekonomik sorunlara ilgisi ve sorunların çözümüne ilişkin çabalarının yoğunluk kazandığı görülmüştür. Meclis siyasi ve askeri bir merkez olarak ekonomik sorunların çözümünde aktif rol almaya başlamıştır. Örneğin meclisten yerli malların tüketimine yönelik kararlar çıkarılmaya başlanmıştır.(1921) Öyle ki bürokratlar, memurlar, meclis üyeleri, jandarma, belediye mensupları için bu zorunlu bir hale getirilmiştir. Bu Türkiye’deki yerli sermayenin desteklenmesi anlamına gelirken, Bir yandan da Türkiye’yi açık pazar olarak gören yabancı sermayeye karşı sessiz bir direniş olarak da yorumlanabilir. Yabancı sermayenin ülke sermayesini oluşturan el tezgahları ve küçük atölyeleri yenilgiye uğratması durumunun yeniden yaşanmaması için yeniden inşa edilecek toplumun zihniyetinin ne olacağı tartışması meclisten yeni kararların çıkmasına sebep olmuştur. Alınan karalar doğrultusunda toplumun yeni zihniyetinin temel kategorileri olarak “teşebbüs gücü ve üretici düşünce” belirlenmiştir. Basının İstanbul dışındaki yerlere de gazete yayınları ulaştırma konusundaki çabası, askeri amaçlı kurulan demiryolları halka bu düşüncelerin ulaştırılmasında etkin sayılabilecek bir role sahip olmasına karşın zihniyetteki köklü değişim için gerekli sıçramayı yaşatmaktan uzaktır.

Cumhuriyetin kuruluş aşamasında zihniyet dönüşümünün etkin bir şekilde dillendirildiği yerlerden biri de Ankara’dır. Değişen Türkiye’nin vitrini olarak Ankara geleneksel ve modern değerlerin iç içe olduğu ve yaşadığı alan olarak önemlidir. Meclisin açılması ve Ankara’ya doğru yaşanan göç ekonomik hayatı canlandırmaya başlamıştır. Örneğin, meclisle yapılan işler başlı başına bir sanai kolu haline dönüşmüştür. Yine kısa yoldan zengin olma hayallerinin mekanı haline dönüşen Ankara’daki pazarlar, insanlar için cazip hale gelmeye başlamıştır. Bu zenginler sonradan devlet destekli Türk özel sektörünün ilk isimleri varolacaklardır. Batıdakinden farklı olarak suni şartların ortaya çıkardığı özel sektör toplumsal kalkınmada üstüne düşen görevi yerine getirmek yerine varlığının sürekliliği için devletin güçlenmesini istemişlerdir. Daha öncede belirtildiği gibi bu özel sektör devlet destekli ortaya çıkmıştır.

Özel sektörün kısa yoldan elde ettiği kar daha çok lüks tüketim mallarına ve kısa dönemde yüksek gelir sağlayacak alanlara aktarılmıştır. Ayrıca bürokrasi, sermaye ve müteşebbis ilişkisi kurulmaya başlamıştır. Örneğin kısa yoldan zengin olamaya çalışan Çokzade Fehmi Ankara’da yabancı elçilerin konut ihtiyaçlarını karşılama işini Recep Peker ve Osmanlı Bankası yardımıyla kotarmaya çalışmıştır.Yabancı sermayedarlar daha rahat Pazar alanlarını genişletebilmek için milletvekilleriyle ve yönetimi etkileyecek kişilerle anlaşmalar yapma girişiminde bulunurlar. Lobicilik faaliyetleri haksız kazançlara neden olmakta, rüşvet, nüfuz kullanma, siyasi etkileri ekonomik hayata taşımakta ve çalışma, risk alma, teşebbüs cesareti gibi modern ekonominin bel kemiğini oluşturan bu değerlerin yerini almıştır.

Bu tür ilişkiler yaygınlaştıkça günlük dilde Aferizm diye yeni bir kavramın yaygınlaştığı görülmüştür. Milli mücadele de devrimci bir duruş sergileyen kadroların artık bir kazanç ve menfaat peşinde oldukları belirtilmektedir. Özellikle o dönemde mecliste birbirini rüşvet ve iltimas konusunda suçlayanların sayısı az değildir. Bir süre sonra devlet destekli müteşebbis kesimin halktan kopuk olarak kazancını sadece kendi tüketimleri için harcadığını, ithalatın sadece kendi ihtiyaçlarına yönelik olduğu söylenebilir. Aynı zamanda bu lüks madde ticareti sermaye birikiminin de bir parça kaynağı olmuştur.

Devlet destekli Türk burjuvazisini daha yakından tanımak için karakteristik bazı özelliklerini vurgulamak yerinde olacaktır. Herşeyden önce ilk dönem Türk burjuvazisi sosyal prestije paradan daha çok önem vermiştir. Bilgi ve teknolojideki gelişmeleri önemsemezken yapılan işleri kurumlaştırmak için çaba göstermemişlerdir. Sermayesinin normal kazanç yoluyla büyütme ve riske girme konusunda isteksiz davranmışlardır. Şahsi fikirlerinin uzman kişi veya gruplarca sınırlanmasını engelleme ve aile çevresine karşı büyük bir sorumluluk duyma olarak belirtilebilir.

 

İZMİR İKTİSAT KONGRESİ VE EKONOMİK ZİHNİYETE DAİR İPUÇLARI

 

Kurtuluş savaşından sonra cumhuriyetin idari kadrolarıyla ilişkilerini geliştirmek isteyen İstanbul’lu tüccarlar Milli Türk Ticaret Birliğini kurmuşlardır. Bu organizasyonun amaçları arasında ticareti ellerinde bulunduran gayr-i müslimlerin ülkeyi terk etmeleri ardından ortaya çıkacak boşluğu doldurmak idi. MTTB 1923’de Ticaret-i Hariciye’nin kongresini yapmayı planlar ve sonrasında halkın temsilcilerinin de katılacağı geniş bir kongreye katılma kararı alır.

Kongre 1135 delege (tüccar, işçi, sanayici, çiftçi) katılmıştır. İzmir İktisat Kongresinin siyasi mesaj içeren bir yanı olduğunu özellikle belirtmek gerekir. Lozan antlaşması henüz imzalanmamıştır. Ve bu kongrede teşebbüs-i şahsinin esas alınacağı vurgusu yabancı sermayeye açık olunduğunun bir mesajı verilirken, sosyal ve siyasi yakınlık mesajı verilmek istenmiştir. Kongrede ilk kez iktisat kavramı sınırlarını aşacak şekilde kullanılmış ve siyasi kimlik iktisat idaresi ile nitelendirilmiştir. Burada anlaşılması gereken ülke şartlarının ve ekonomik şartların birbiriyle iç içe şekillendirilmesidir. Kongrede açığa çıkan bir sonraki husus yönetimin asıl sorun alanı olarak ekonomik sorunları gördüğü, bu sorunları çiftçi ve köylünün sesine kulak vererek aşılması hedeflenmiştir.

Kongrede farklı görüşler ortaya atılmıştır. Bunlardan ilki ekonomik faaliyetlerin bir kısmının devlet bir kısmının özel sektör eliyle düzenlenmesidir.(karma sistem) Batı ve Sovyetler arasında kalmış ve  bu sayede her iki tarafında tepkisini almaktan kaçınmaya çalışmıştır. Kazım Karabekir kongrede yaptığı konuşmada ekonomi kavramının Türkiye için ne anlama geldiğini saptarken şunları vurgulamıştır. Öncelikle insanların, hayvanların ve ürünlerin korunması; üretimi arttırmak ve pazarları canlandırmak için kara, deniz ve demir yollarına işlerlik kazandırmak, son olarak da ekonomik kaynakların nasıl kullanılacağını halka öğretmek.

Atatürk’ün ekonomik yaklaşımıysa şöyledir; Atatürk’ün ekonomiyle ilgili söylemlerine askeri ve ekonomik kavramların sentezi hakimdir. O ekonomik bunalımdan çıkmayı ve güçlü bir ekonominin oluşumunun ülkenin bağımsızlığının sürdürülmesi için teminat olarak göstermiştir. Dolayısıyla iktidar ve egemenliğin merkezine ekonomiyi koymuştur. O girişimci bir sınıfın oluşmasını ister. Tek tip toplum yaratma çabasında bir yandan Batı modelinde güçlü bir ekonomi istenmekte; diğer yandan Batıdaki burjuva ve proleter gibi sınıfların ortaya çıkmasıyla hedeflenen toplumsal birliğin oluşamayacağı endişesi vardır. Yabancı sermayeye açık olunduğu belirtilirken bu ilişkiden çıkarları uzlaştırılacak bir işlev beklenmektedir. Kongrenin sonucunda alınan kararlar rasyonel olmaktan çok ahlaki bir nitelik taşımaktadır. Örneğin “Türkiye halkı tahribat yapmaz, imar eder...sarfettiği eşyayı mümkün mertebe kendi yetiştirir, çok çalışır. Ormanlarını sever...” Bu kararların modernleşmede ekonomik zihniyeti değiştirmesi mümkün değildir. Kullanılan dil daha çok ahlaki ve dini alana atıfta bulunmaktadır. Çünkü devlet halkın davranışlarını belirleme noktasında din kanalını kullanmıştır.

 

CUMHURİYETİN BAŞLANGIÇ YILLARINDAKİ SİYASİ ZİHNİYET VE EKONOMİK ALANLA İLİŞKİSİ

 

Cumhuriyetin ilk yıllarındaki zihniyeti anlamak için bir parti olmaktan öte cumhuriyetin ideolojik omurgası olan CHF’yi anlamak gerekir. CHF askeri (Kuva-yi Milliye hareketinin asker liderleri) ve sivil ( Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyetleri) iki önemli kaynağı sahiptir. Cumhuriyetin ilk 27 yılında iktidar olan CHF hakkındaki bu bilgilerden sonra Birinci Meclisin yapısından bahsetmek gerekirse, öncelikle mecliste birbirinden farklı görüşler olduğu belirtilebilir. Birinci Mecliste Milliyetçiler, Komunistler ve Tenasütçüler bulunmaktadır. Çoğunluk Milliyetçilerden oluşmakta ve milliyetçilerde kendi içlerinde üç alt bölüme ayrılmaktadırlar. Bunlar; Islahatçılar, Muhafazakarlar ve Liberallerdir.

Meclise yoğun bir şekilde devletçilik anlayışı hakimdir. Dolayısıyla liberallere fazla bir şans tanınmamıştır. Meclisin genel kanaatini açmak gerekirse öncelikle hükümet halkın ekonomik durumuyla yakından ilgilenme hayat standartlarını iyileştirme gibi işlevlere sahiptir. Toplumsal ihtiyaçlar bir modernleşme çerçevesinde ele alınmaktadır. Ekonominin performansını bağımsızlık mücadelesi şekillendirecek ve üretim tüketim ve dağıtım savaş halinin zorunlulukları dikkate alınarak belirlenecektir. Bu kanaatler sonraki meclis hükümetlerinin de genel karakteri olmuştur.

Cumhuriyet Türkiye’sinin anlaşılmasında siyasi toplumsal merkezi temsil eden elitlerin anlaşılması gerekmektedir. Cumhuriyet elitlerinin ve siyasi örgütlülüğünün adı Cumhuriyet halk Fırkasıdır. Örgütlü bir halk temeli vardır. CHF Partisi Avrupa’daki parti oluşumlarından farklıdır. Çünkü Avrupa’da partiler sınıf çıkarları ve çatışmaları sonucunda ortaya çıkarken, Türkiye’de Atatürk’ün de ifade ettiği gibi sınıflar değil halk vardır. CHF bir sınıf partisi değil bir halk partisidir. Halk partisinin temel prensipleri olarak halkın uğradığı haksızlıklar düzeltilecek, tütün ekimi ve ticareti milli menfaatler doğrultusunda düzenlenecek banka kredileri tüccar, çiftçi vs için işler hale getirilecek, ziraatte makinalaşma sağlanacak, teknik donanımın ithali hammaddesi ülke içinde bulunan sanailerin kurulmasına çalışılacak, yol yapımı için harekete geçilecek...(Seçim Beyannamesi) Tüm bu ifadeler elit ile halk arasında sıcak bir ilişki kurmak için belirtilmiştir. Mevcut elit grubun kendine has değerlerinden bahsetmek oldukça güçtür. Çünkü bu grup Avrupa’dakilerin aksine ülkenin bağımsızlık mücadelesinde bir araya gelmiş bir gruptur. Ülkede birliğe ihtiyaç duyulan dönemde birliğin temsilcisidir. Birliğin temsilcisi CHF’nin ideolojikleşmeye başlaması ilişkiye girilmiş ülkelerdeki ideolojik örgütlenme biçiminden bağımsız düşünülemez. 1931 yılından itibaren partinin Cumhuriyetçilik, Halkçılık ve Milliyetçilik ilkelerinin yanına Devletçilik laiklik, İnkılapçılıkta eklenerek partinin amblemindeki altı ok oluşturulmuştur.

CHF çok sesliliğin karmaşa, tek sesliliğin ise düzen olarak nitelendirildiği dönemin tek sesidir. CHF Recep Peker’in genel sekreterliği Erdal İnönü’ye devretmesinden sonra parti üst yönetimi ile devlet üst yönetiminin birleştirilmesinin temelleri atılır. Böylelikle Osmanlı’daki mülkü hanedana ait gören anlayışın yerini mülkü partiye ait gören anlayış almıştır. Aydınlar varoluşlarını ise iktidara irrasyonel bağlılıkta arayan yeni”kapıkulu aydını” olarak sürdürürler. Bunun nedeni devlette eğitimli kadronun azlığı ve sonucunda zihniyet ideolojik yönden devlete bağlı olan aydınların meslek olarak da bağlılığı söz konusu olmuştur. 1930’larda parti kavramı bir araç olmaktan çok adeta her şeyin feda edilebileceği kutsal bir amaç haline almıştır. Devlet ve millet parti için vardır. Halkın rıza gösterdiği bir araçtan çok halkı yönlendiren yol gösteren bir kimliğe bürünmüştür. Partiye kutsallık atfedilirken, parti başkanı şef (karizmatik ilahi önder) halk ise tebaadır. Şeflik sadece otoritesiyle siyasi alanın belirleyicisi olmaz, aynı zamanda ekonominin de belirleyici, merkez noktası haline gelir. Modern devlete ait ekonomik ve siyasi yapılanma yerine, CHP 1938 ‘de şefliği kurumsallaştıran düzenlemeler yapar. Partinin ebedi başkanı M.K.Atatürk, değişmez başkanı İsmet İnönü olarak ilan edilir. Şefliğin kurumsallaşması giderek darlaşan ve içine kapanan bir bürokrat kesimini ortaya çıkarmıştır. Bu model halkı dışlanmaya meyilli otoriter bir modeldir. Amaçları ve kullandığı araçlar bakımından .Ayrıca bu anlayışı ilerleme ve gelişme gibi her türlü tepeden inme anlayışa meşruiyet dayanağı sağlayarak kapı açmıştır.

Tek parti rejiminin temel karakteristiği mevcut tüm güçleri tek elde toplamasıdır. Hedef, parti ideolojisini pratiğe geçirmek adına devlet- parti bütünleşmesini hükümeti ele geçirerek sağlamaktır. Bu duruma eleştirel yaklaşacak her hangi bir oluşumun ortaya çıkmasının nesnel şartları mevcut değildir.

 

TARIMSAL YAPININ GENEL KARAKTERİSTİĞİ

 

Romalılar’dan Osmanlı’ya ve Cumhuriyet rejimi de dahil, Anadolu’nun ekonomik olarak bel kemiğini tarım oluşturmuştur. Tüm üretim ilişkileri bu ana unsur çerçevesinde şekillenmiştir. Tarımcılıkta ilişkilerin sanayi ve ticaret ilişkilerine nazaran daha durağan olması, bundan kaynaklı rekabet ortamının oluşamaması, modernleşme çabası içindeki Cumhuriyet Türkiye’sinin modernleşme eğiliminin bu alanda aranmaması fikrinin oluşmasına neden olmuştur. Cumhuriyetle beraber tarımda makinalaşma çabalarının önem kazandığı görülmektedir. Öyle ki askere alınan köylüye tarımda kullanılması gereken makinaların tanıtılması ve kullanımının öğretimine dair eğitimler verildiği bilinmektedir. Ayrıca Atatürk’ün toprak sahibi olmayan köylü ailelerin toprak edinmesine yönelik projeler geliştirmiş olması o dönem de süreklileşemese de önemli girişimlerdendir. Amaç tarımda bir canlanma yaşatma ve bu canlanmayı şehir pazarlarında yaratmak olarak da değerlendirilebilir. Fakat hedeflenilen sonuca ulaşılamamıştır. Bunun sebepleri olarak makinalı tarımın endüstri üreten bölgelerde yoğunlaşması ve dengeli bir dağılımın olamaması olduğu gibi gerçekleştirilmek istenen zihni değişimleri sağlayacak olan maddi şartların mevcut olmaması olarak belirtilebilir.

Tarım kesimiyle devlet arasındaki en sıkı ilişki vergi alanında görülmektedir. Aşar bütçenin %20’sini teşkil etmektedir.Bürokrasi en önemli hedef olarak modernleşmeyi belirlediği için halkla bir gerilim yaşamış ve bu gerilimi ortadan kaldırmak için ise aşar vergisini 1925 yılında kaldırarak, halkla yaşadığı gerilimi ortadan kaldırmaya çalışmıştır. Devlet kredilerle büyük işletmeleri desteklemiş ve bu şirketler halkla bütünleşmekten, değişimi halka ulaştırmaktan uzaktır. Ayrıca bürokrasi tarım alanındaki düzenlemelere zaten sıcak yaklaşmamıştır. Çünkü Batılılaşmayı sağlayacak olan milli burjuvaziyi bağrından çıkaramaz ve sanayileşmenin öncü gücü olabilmekten oldukça uzaktır. Bu yüzden gücünü ve imkanlarını tarımdan daha çok sanayileşmeye harcamış ve gerekli tarımsal düzenlemelerle düşük yoğunluklu ilgilenmiştir.

Tüm bu sorunları bürokrasinin dönemsel politikalarından daha çok, Osmanlı’dan devraldığı zihniyetin anlaşılmasıyla, daha anlaşılabilir olduğunu bilmek gerekir. Cumhuriyet Türkiye’si Osmanlı’dan çok köklü bir devlet geleneğini devralmış ve Batılılaşma politikalarını devlet eksenli oluşturmaya çalışma yollarından bu yüzden kaçamamıştır. Batıda modernleşme, sınıflı toplum yapısı, sivil toplumun varlığı ve burjuva proleter sınıflarının iktidar mücadeleleri ekseninde ortaya çıkmıştır. Oysa belirtilen bu maddi şartların hiç biri Osmanlı ve mirasçısı Türkiye Cumhuriyetinde mevcut değildir. Bu yüzdendir ki Batılılaşma konusunda hemen ön plana çıkan devlettir. Çünkü o zamana kadar toplum adına yapılması gereken her şeyi devlet yapmış ve bundan sonrada yapması gerektiği beklentisi anlaşılması zor bir durum değildir. Cumhuriyet döneminde halk destekli bir Kurtuluş savaşının sonrasında, halk için halka rağmen çağdaşlığı tepeden inme bir zihniyetle adeta dayatmıştır. İyiliğin ve kötülüğün kaynağı olarak görülen devlet, 1930 yılından itibaren örgütlenmesindeki geleneksel eğilimlerde ve kimliğinde oldukça farklı nitelikler başlamıştır. Merkezi iktidarın omurgası olan bürokrasi devletçiliği sosyal ve siyasi alandaki inkılapları, vasıtasıyla ekonomik alanla bütünleştirmek istemektedir. Böylelikle Batının sanayisi hızla Türkiye şartlarında gerçekleştirilebilecektir. Devletçilik, ideolojik anlamda tanımlanıp, çerçevesi belirlenerek ortaya çıkmaktadır. İkinci olarak da, devletçilik geleceğe yönelik planlamalar ışığında belirlenmekten çok geçmişe yönelik planlamalarca inşa edilmektedir. Devletçiliğin, yönetimin oturmuş genel bir ideolojisinin olmamasından kaynaklı oluştuğu iddia edilebilir. Artık devletçilik özel sermayenin oluşturulması ve güç kazanmasını sağlayacak bir unsur olarak algılanmıştır. Cumhuriyet bürokrasisi, ekonomik ve toplumsal değişimi devletçilik kanalıyla kendi denetiminde tutmak istemiştir.

Devletçilik kanalı içerisinde yorumlanabilecek faaliyetlerden ilki, 1924’de kurulan İş Bankasıdır. Bu banka, Yurt içi tasarrufları belli bir bankada toplamak ve yerli tüccar ve sanayiciye finansman kaynağı sağlamak için kurulmuştur. Banka ayrıca serbest teşebbüsçülerin etrafında toplandıklar fikir beyan ettikleri önemli bir unsur olmuştur. Böylelikle İş Bankası ekonomik işlevinden öte bir grubun sembolü haline gelmiştir.

1925’de Sanayi ve Maadin Bankası kurulur. Kuruluş amacı, Özel sektörün çalışmalarını finanse etmek, varolan şirketleri özel sektöre devredilinceye kadar işletmek ve yeni işletmeler olarak belirtebiliriz. Bankanın adı sonradan Sümerbank olarak değiştirilmiştir.

Gelişmeye çalışan Türkiye ekonomisi gelişim seyrini dış ülkelerden bağımsız olarak sürdürmemekte ve oralarda yaşanan ekonomik krizler direk yansımaktadır. 1929’da New York borsasındaki düşüş Türkiye’deki ithalat ve ihracatı azaltmıştır. Türk parası değer kaybetmiştir. Bu kriz burjuvasını yaratmaya çalışan Türk ekonomisini oldukça olumsuz etkilemiştir. Ve devletin merkezi rolü bir kez daha güçlü bir şekilde vurgulanmıştır. Devletçiliği ortaya çıkaran maddi şartlar yeniden vurgulanmaya başlanmıştır. Bu bağlamda Dünya ekonomisinde liberalizmin içine düştüğü bunalım ve devletin yeniden ön plana çıkışı,ekonomik hayatta beklenen hızlı değişmenin özel sermayeye fırsat tanıyan sistemle örtüşmemesi, kaynak açığını kapamak konusunda yabancı sermayenin yeterli olduğunun düşünülmesi, kültürel anlamda gerçekleştirilen inkılapların halk tarafından fazla bir tepkiyle karşılanmamasına bağlı olarak, ekonomik hayatta da gerçekleştirilecek uygulamaların başarılı olacağı fikri, devletin gümrük üzerinde tam hakimiyet kurması, iyi planlama ve kaynakların rasyonel kullanılmasıyla dışardan ithal edilen bir çok maddenin ülke içinde imal edilmesi ve dövizlerin dış ülkelere aktarılmasının engellenmesi olarak sayılabilir.

Devletçilik döneminin diş ticaret rejiminin özelliği, devletin özel sektöre destek olması gerektiği görüşünün hayata geçirilmemesidir. Milli burjuvaziyi oluşturma çabasından önce ülkenin genel ekonomik verilerinden hareket edilmeye çalışılmıştır. Bürokrasi iç ticarette milli burjuvaziyi öncelerken, dış ticarette devleti öncelemiştir. 1930’lardan sonra devletleşme politikası artık ekonominin bir kuralı haline getirilmiştir. İlk millileştirilen ekonomik alanlar, demiryolları, su şirketleri, rıhtım şirketleri, telefon şirketleri, maden işletmeciliği gibi alanlardır.

Entelijensiyanın fikir üretememesi sonucunda Cumhuriyet bürokrasisi ekonomik uygulamalarında sınama-yanılma yolunu benimsemiştir. Osmanlı’da tarım kesiminin sorunlarına yönelik kurulan Ziraat Bankası da bu yöntemle zaman zaman sınama-yanılma yöntemiyle tarıma yönelik gerçekleştirdiği politikaları sonuçsuz kalmaktadır. Çünkü ilkel üretim tarzı tarıma hakimdir. Tarım sektörünün kapalı ekonomik yapısını kıramamasındaki en büyük faktörlerden diğeri ise, bankanın gerektiği kadar kredi sağlayamamasıdır. Nüfusun çoğunluğunun tarımla uğraşıyor olmasına rağmen, ticaret ve sanayiyle uğraşanların sorunlarına daha çok eğilinmiştir. Halkın yönetimde dışarıda bırakılması tek parti Türkiyes’sinin bir sonucudur.Ekonomi teknokratlar ve bürokratlarca belirlenmiştir.

Bu bağlamda Birinci 5 yıllık plan devletin doğrudan kendinin gerçekleştireceği sanayi yatırımlarını ifade eder.Amaç, ülke ekonomisinde dengeyi sağlayacak unsur olmaktan uzak olan devlet, Birinci Beş Yıllık Planda Madencilik, Maden Kömürü İşletmeleri, Mıntıka elektrik santralleri, ev mahrukatı sanayi ve ticareti, toprak sanayi, gıda sanayi ve ticareti, kimya sanayi, mihaniki sanayi, denizcilik maddeleri bulunmaktadır. Plan özünde bir sanayi planıdır ve sadece 6. madde de tarımdan bahseder. Ağır sanayinin kurulmasına ve üretime büyük ağılık verilmiştir.Yabancı sermaye artık Türkiye’ye sıcak bakmamaktadır. Çünkü Türkiye’de ekonomik anlamdaki tutarsızlıklar, büyük bir güvensizlik ortamının oluşmasını sağlamıştır. Dolayısıyla her hayata geçirilmeye çalışılan politikanın fiyaskoyla sonuçlanıyor olması devletçiliği biraz daha ön plana çıkarmıştır. Bunun sonuçları olarak, ekonomik devletçiliğin uygulandığı dönem içinde en göze çarpan hususlardan biri milli gelirin % 28 artmasıdır. Bu oran toplumda dengeli bir şekilde dağılmamıştır. Tekstil ürünleri ihtiyacı için yatırımlar yapılmıştır. Ağır sanayi komplekslerinin tesisine önem verilmiştir. Devlet yatırımlarında özel teşebbüs gibi sadece kar sağlama değil, ekonomik hayatın diğer alanlarına kaynak sağlama, ülkenin geleceğini planlama, sosyal etkide bulunmak için yatırım yapmıştır. Karabük demir çelik üretimlerinin, üretime geçtikten sonra iç piyasaya çok pahalı ürünler olarak sürülmesi devletin önemli bir sermaye birikimi aracı haline dönüşmüştür. Bu onun handikaplarından biridir. Devlet sanayi tesislerini bir bölgede toplayarak Anadolu’ya dağıtmamıştır. Bu ise sanayinin belirli bölgelerle sınırlı kalmasına yol açmıştır. Öte yandan devlet sanayiyi sadece işletmenin karlılığı olarak görmemekte, aynı zamanda bölgeler arasındaki eşitsizliğin giderilmesi, halkın çalışabileceği iş sahalarının açılması vs hedeflenmiştir.

Son olarak zamanın rasyonel kullanımı üretimde verimlilik, yeni ekonomik tekniklerin deneyimi gibi konularda fabrikalar, halkın önünde ciddi modeller oluşturmaya başlarlar. Modern ekonomik zihniyete geçişi sağlayan unsurlar olacaktırlar.

 

 

YAZAR: NACİ BOSTANCI

KİTABI ÖZETLEYEN: SEVGİ YILDIRIM

Yorum (4) Yorum yaz!

YERLİ ENTELEKTÜELİN ROL VE KİMLİK BİLİNCİ

3/6/2007 ·

YERLİ ENTELEKTÜELİN ROL VE KİMLİK BİLİNCİ

 

-S. F. ÜLGENER, C. MERİÇ VE Ş. MARDİN’İN DÜŞÜNCELERİ EKSENİNDE-

 

 

            Batı dışı toplumlar, Batı’nın bilimsel ve teknolojik gelişiminden etkilenmiş durumdadır. Türk düşün dünyası da bundan payını alarak, yeni olanın inşasıyla, eski olanın karşılaşmasından kaynaklı gerilimi de yaşamaktadır. Bu süreçte Batı’nın kavramı olan entelektüel, kendine yer edinmeye başlamıştır. Türk entelektüeli denilince akla, kendi tarihsel gerçekliğini anlayan gelmektedir. Türk entelektüelinin ilk inşa edildiği dönemlerde, Batılı olan bu kavram, karşılığını ulemada bulmuş ve çelişkiler aslında bu süreçten itibaren başlamıştır. Entelektüel, Batının ekonomik, siyasal ve kültürel sorunlar yaşadığı bir dönemde, bu şartlara bağlı olarak ortaya çıkmıştır. Oysa Osmanlı’da, millet sisteminde, ulemanın var oluş şartları bu şartlarla örtüşmemiş ve tam karşılığını doğallığında bulamamıştır. İlk Türk entelektüelleri, ulemadan çıkmış ve bu farklı şartlar üzerinden yükselen entelektüel kavramının, şahıslarınca hayata geçirilmesi sürecinde bir çok problem ortaya çıkmıştır. İlk göze çarpan, Türk entelektüellerinin artık, ne ulema olduğu, ne de Batılı anlamda entelektüel olabildiğidir.

            Ulus-devlet aşamasıyla beraber, yerli entelektüelin ilk olarak nerede ortaya çıktığının doğru bir şekilde saptanması için, Cumhuriyet rejiminin ilanı ve laikliğin kabul edildiği dönemi iyi bilmek gerekir. Çünkü bu süreçten itibaren modernleşme temel hedef olarak belirlenmiş ve ideal insan tanımı bu doğrultuda yapılmaya başlanmıştır. Bundan sonra entelektüel kavramı tartışmalarında, Türk entelektüellerinin yoğun çaba gösterdikleri görülmektedir. İlk göze çarpan isim S. F. Ülgener’dir. O’na göre entelektüelin Türkçe karşılığı aydın kelimesidir ve entelektüel kafasıyla iş gören ve geçinen kişidir. Ülgener’e göre tek bir entelektüel profili yoktur. O’na göre entelektüelin en önemli görevi, halkın sosyal ve politik tercihlerini etkileyerek, kültürel değişime öncülük etmek ve bu değişimi yaymaktır. O, entelektüelin rahatsız eden, kışkırtan yanına da vurgu yapar; ama Batılı anlamdaki kavramla temel çelişkisi, entelektüeli halkla beraber hareket eden olarak tanımlamasıdır. Oysa entelektüel toplumdaki tüm kurumların, örgütlenmelerin vb üstünde, yeri geldiğinde halka rağmen olandır. Ülgener, entelektüeli fikir ve ideolojileri yeniden inşa edebilen, onları gelecek nesillere taşıyabilen olarak görür. Ve Türk entelektüelinin en zayıf noktasını bu çerçevede ele alır. O’na göre Türk entelektüeli, fikirleri araştırırken derinleşememekte, onların üzerinden kelime oyunları yaparak kafa karışıklığı yaratarak ve insanların bu yüzeysel çaba sonucu kendilerini tanımlamaktan aciz kaldığını ve bu durum sayesinde halktan kopuk olduğunu söylemektedir. Yeni Osmanlılardan ve Genç Türklerden bu yana Türk aydını, bu elitist tavrını sürdüregelmiştir. Bunun temel nedeni ise, Türk aydınının toplumu, iradesi ve talepleri dışında değiştirebileceği ön kabulünde yatmaktadır. Türk entelektüeli, her hangi bir eleştiri ve sorgulamaya tabi tutmadan, dışarıdan kendisine verilen her türlü bilgiyi halka zorla dayatmıştır. Ülgener’e göre Türk aydınının kronikleşmiş temel hastalığı, içte, iktidara başkaldırabilirken, dışarıdan gelen dayatmaları olduğu gibi kabul etmesidir. Ülke içinde zaman zaman iktidara başkaldıran entelektüellerin, çoğu zaman da partilerle olan yakın bağları ve ideolojik aidiyetleri bağlamında, onları, yönetimin yanında yer alıp, halka karşı olmakla da suçlamıştır.

            C. Meriç, entelektüel kavramının temelini sofistlere dayandırarak, rahiplerle cisimleştiğini savunmuş, sonrasında filozofların, entelijensiya öncülüğüne bağlamıştır. O’na göre entelektüelleri özgürleştiren, matbaayı sağlayan ve ayrıca düşmanları olarak da ilan ettikleri kapitalizm olmuştur. Entelektüel ne kadar da sınıf aidiyeti olmayan şeklinde tanımlansa da, Meriç, entelektüeli sınıfları göz önünde bulundurarak da açıklama yoluna gitmiştir. Her zihinsel etkinlikte bulunana entelektüel denilemez. O’na göre entelektüelin en belirleyici özelliği, eleştiren yanı ve cesaretidir. Entelektüel  iktidarın karşısında onunla savaşandır. Taklitçi asla değildir ve yaratıcıdır. Gerçek entelektüel insanlık onuru için savaşır, devrimci bir karaktere sahiptir. Entelektüel, içinden çıktığı toplumun tutarlılığının teminatıdır. Bunu ise, ideoloji inşa edip, yaymakla sağlar. O’na göre Tanzimat öncesindeki ve sonrasındaki entelektüeller, birer taklitçidirler. Yerli entelektüel, düzenle hesaplaşması gerektiği yerde bunu yapmayıp, üstelikte dışardan verilen her şeyi halka dikte etmeye çalıştığı için aslında güçsüz ve tekrarlayıcıdır. Ayrıca Meriç, toplumsal patolojilerin kendini ilk entelektüelde gösterdiğini tespit etmiştir.

            Ş. Mardin’e göre, entelektüel ve aydın aynı anlamı karşılamamaktadır. Entelektüel daha çok, aklın rehberliğinde tüm sabilitelere kuşkuyla yaklaşandır. O’na göre Türk aydınına entelektüel denilmemelidir. Çünkü, Türk toplumu asla laisizmi ve rasyonalizmi içselleştirememiştir. Türk entelektüeli, aynı ulema gibi, Batılılaşmanın ideolojisinin inşası ve meşrulaştırılması için iktidarla beraber çalışmıştır. Geleneksel bilgi üreticileri kültürel taşıyıcı rolüne sahipken, modern bilgi üreticileri ise, böylesi kolektif bir tutum sergilememekte ve birey olmakla farklılaşmaktadırlar. Geleneksel bilgi üreticisi muhafazakarken, modern bilgi üreticisi, yıkıcı niteliğiyle ön plana çıkar.

            Türk aydını taklitçi, tekrarcı, muhafazakar ve itaatkar yanının yine Türk aydınları tarafından saptandığını belirten Mardin, bu entelektüelleri sosyal gerçekçi okul olarak tanımlar. Mardin’e göre Türk aydını sorumluluklarını özgür iradesiyle yerine getirmelidir. Özgürlük ihlali demek entelektüelin ihlali demektir.

            Sonuç olarak bu üç düşünür de entelektüelin kim olduğu ve özelliklede Türk entelektüelinin kim olduğu tartışmasında önemli tespitlerde bulunarak, Türkiye’de nasıl bir entelektüel tipine ihtiyaç olduğunun haritasını çizmişlerdir. Entelektüeli bir hakikat arayıcısı olarak değerlendirip, onun içinde yaşadığı toplumla olan aidiyetini inkar etmeden; ama entelektüel olmanın temel şartları olan, bir bütün olarak topluma öncülük edebilme, eleştirebilme, sorgulayabilme, iktidarla işbirliği içinde olmama, cesur ve muhalif olma gibi niteliklere sahip olması gerektiğini vurgulamışlardır.

Yrd.Dç.Dr. KENAN ÇAĞAN-ESER: ENTELEKTÜEL VE İKTİDAR

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::